Türkiye’de yürütülen pek çok yargı operasyonu, tartışmaları da beraberinde getiriyor. Bu tartışmanın merkezinde ise ölçü, eşitlik ve orantılık yer alıyor.
Bir ülkede adaletin ölçüsü, yalnızca suç işlediği iddia edilen kişilere yönelik işlemlerin kararlılığıyla değil, bu işlemlerin hangi hukuki güvenceler altında yürütüldüğüyle de ölçülür. Gözaltı ve tutuklama, elbette gerekli koşullarda başvurulabilecek araçlarıdır, ancak ölçülülük esastır. Özgürlüğün kısıtlanması noktasında istisnai olması gereken tedbirler genel bir uygulamaya dönüşürse yargı kararları kamuoyunda tartışmalı haline gelir.
Mesele hukuki tedbir değil, tedbirin ölçütleri ve orantılılık
Son yıllarda Türkiye’de gazetecilere, siyasetçilere, medya kuruluşlarına, sendikacılara ve farklı sektörlerden isimlere yönelik uygulamalar, bu tartışmayı yeniden gündeme taşıdı.
Burada eleştirilen konu elbette belirli kişilerin gözaltına alınması veya tutuklanması değil. Farklı siyasi, ekonomik ya da toplumsal çevrelerden insanların soruşturulmasına karşı çıkmak da değildir. Hiç kimse, hakkında adli işlem yürütülen bir kişinin suçsuz olduğuna peşinen kefil olamaz.
Aynı şekilde, kamuoyunda tanınan veya belirli bir mesleğin temsilcisi olan kişilerin hukukun dışında tutulması da savunulamaz. Asıl mesele, hukuki tedbirlerin hangi ölçütlerle uygulandığı, özgürlüğü kısıtlayan kararların ne ölçüde gerekli ve orantılı olduğu ve hukuk karşısında herkesin gerçekten eşit muamele görüp görmediğidir.
Gözaltının istisna olmaktan çıkması
Yargılamada temel ilkelerden biri, mahkeme kararıyla kesinleşene kadar herkesin masum sayılmasıdır. Bu ilke, bireyi devletin cezalandırma gücü karşısında koruyan temel bir güvencedir. Gözaltı ve tutuklama da birbirinden farklı hukuki uygulamalar olmakla birlikte, kişinin özgürlüğüne doğrudan müdahale eder. Bu nedenle söz konusu tedbirlerin gerekliliği, somut koşullara ve yasal şartlara dayanmak zorundadır.
Sorun, her adli işlemin tartışmalı veya hukuka aykırı olduğunu varsaymak değil; özgürlüğü kısıtlayan tedbirlerin neden gerekli görüldüğünün, hangi hukuki gerekçelere dayandığının ve alternatif tedbirlerin neden yeterli bulunmadığının kamuoyu tarafından anlaşılabilmesidir.
Hukuk devleti, yalnızca suç isnatları karşısında işlem yapılmasını değil, bu işlemlerin ölçülü, denetlenebilir ve öngörülebilir olmasını da gerektirir. Adaletin görünürlüğü kadar, kararların gerekçesi ve tutarlılığı da önemlidir.
Bahadır Özgür’ün bırakıldığı gün Murat Ağırel alındı
Ekim 2026'da gazeteciler Bahadır Özgür ve Murat Ağırel hakkında yaşanan adli gelişmeler, basın özgürlüğü ve yargı süreçlerinin sınırları konusundaki tartışmaları daha da güçlendirdi. Bahadır Özgür, bir soruşturmanın gizliliğini ihlal ettiği iddiasıyla gözaltına alındı ve adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Tam onun bırakıldığı gün, bir başka soruşturma kapsamında zaten ev hapsinde bulunan Murat Ağırel, 16 Ekim'de yeni bir soruşturma kapsamında gözaltına alındı. Hükümete muhalif olan yüzlerce sosyal medya hesabı Türkiye’de erişime engellenmiş durumda. Hatta bazı kişilerin hesapları dördüncü, beşinci kez kapatıldı.
Halk TV’ye kayyum atanması
14 Ekim'de Halk TV'nin merkezine düzenlenen operasyonun ardından kanala kayyum atanması ve yayınların durdurulması da bu bağlamda değerlendirilmelidir. Cafer Mahiroğlu hakkında yürütülen soruşturma kapsamında Mahiroğlu ile bağlantılı olduğu belirtilen şirketlere el konuldu ve TMSF kayyum atandı. Bir medya kuruluşunun yönetimine müdahale edilmesi ve yayın faaliyetlerinin kesintiye uğraması hem basın ve ifade özgürlüğünün hem de mülkiyet hakkının ihlal edilmesidir.
Daha önce Habertürk, Flash TV, Ekotürk ve Tele1’e de kayyum atandığını hatırlamakta fayda var. Elbette her olayın hukuki koşulları farklı. Ancak benzer müdahalelerin tekrarlanması, bu uygulamaların genel medya ortamı üzerindeki etkilerinin sorgulanmasını meşru kılar.
Ana akım siyaset ve medyaya dönük geniş ölçekli baskı
Bazı dönemler hariç (1950’ler, muhtıra ve darbe dönemleri) ana akım siyaset ve gazetecilik kolay kolay genel bir baskının konusu olmadı. Genellikle siyasi yelpazenin “aşırı sol”, “aşırı sağ”, “ayrılıkçı/bölücü” vb adlandırılan kesimleri soruşturma, gözaltı ve tutuklamaların muhatabı olurken, gelinen noktada ana akım siyaset ve medya da bu çembere girmiş durumda. Belediyelere yönelik operasyonlar, belediye başkanlarına, bürokratlarına ve meclis üyelerine dönük yaygın tutuklamalar, CHP’nin yönetimine butlan atanması bunun en somut örnekleri olarak karşımızda duruyor.
Erkan Yağcı olayı ve “sektörün sessizliği” eleştirisi
HalkTV’nin sahibi Cafer Mahiroğlu hakkında yürütülen bir soruşturma kapsamında 14 Ekim'de gözaltına alınan TÜROFED Başkanı Erkan Yağcı'nın durumunun da yukarıda saydığım bağlamlar ekseninde ele alınması gerekiyor.
Yağcı’nın gözaltına alınması sonrası kimi turizmciler, sektörün ve onun kanaat önderlerinin sessizliğini eleştirdi. Ancak burada atlanılan bir durum var; (haklılaştırmak için söylemiyorum ama) bahsedilen kesimlerin konuyla ilgili sessizliğinin nedenleri ekonomik ilişkiler, kurumsal bağımlılıklar, kamu otoriteleriyle yürütülen işler ve geleceğe dönük kaygılardır. Yani, gözaltına alınan kişi bir başkası olsaydı, TÜROFED Başkanı da çıkıp buna ilişkin bir şey söylemeyecekti. Konu kişiler değil, karmaşık iş ilişkileri ve mevcut siyasi iklimdir. Bunu, Yağcı’ya dönük tedbir kararının son derece orantısız olduğunun altını çizerek söylüyorum.
Hükümete yakınlık hukuki güvence olabilir mi?
Tartışmanın en hassas boyutlarından biri, hukuki tedbirlerin siyasi ve ekonomik konumlara göre farklı uygulandığı yönündeki yaygın kanaattir. Toplumun önemli bir bölümünde, hükümete eleştirel yaklaşan gazeteciler, medya kuruluşları veya iş dünyası temsilcileri açısından gözaltı ve tutuklama riskinin daha görünür olduğu; hükümete yakın isimler bakımından ise benzer sonuçların daha az gündeme geldiği kanaati oluşmuş durumda. Yargıya güvenin korunması için hem eşitlik ilkesinin uygulanması hem de bu eşitliğin toplum tarafından görülebilmesi gerekir.
Gözaltı ve tutuklamaların bazı çevreler için giderek olağan bir risk hâline gelirken, iktidara yakın çevreler için istisnai bir durum haline gelmesi, kaçınılmaz olarak yargı süreçlerini tartışmalı hale getiriyor.

