Bir zamanlar emeğin ve eşitlik talebinin sembollerinden biri olan bir tarih, bugün kurumsal iletişimin pürüzsüz diliyle yeniden anlatılıyor.

8 Mart üzerine yazan biri olarak iki riskim var. İlki yazının kendisi. İkincisi de bunun bir çeşit “mansplaining” olarak algılanması. İlkine okur karar verecek. İkincisi içinse şunu söyleyebilirim: Bu yazı kadınlara bir şey anlatma iddiası taşımıyor. Daha çok içinde bulunduğumuz sektörün o ışıltılı kurumsal paylaşımlarının bodrum katına birlikte inme denemesi denebilir.

8 Mart’ın kökenine dair farklı anlatılar var. Spesifik bir olaya bağlayan hikâyeler de anlatılır, farklı tarihsel yorumlar da yapılır. Ama genel kabul şu yönde: 20. yüzyılın başında özellikle sanayi kentlerinde çalışan kadın işçiler uzun çalışma saatlerine ve düşük ücretlere karşı giderek daha görünür hale gelen bir mücadele veriyordu. 8 Mart en azından bu tarihsel atmosferin, yani direnişin içinden doğmuş bir gün.

Bugün ise aynı gün bambaşka bir bağlamda karşımıza çıkıyor. Özellikle kurumsal dünyanın sosyal medya akışlarında.

LinkedIn’i 8 Mart sabahı açtığınızda birbirine şaşırtıcı derecede benzeyen sayısız paylaşım görüyorsunuz: “Empowerment”, “Voices”, “Inclusion” … Birbirine benzeyen stok görseller, pastel renkli illüstrasyonlar ve çoğu zaman kurumsal iletişimin sınırlarını aşamayan mesajlar.

Grevlerle doğan günlerin hashtag’lerle kutlanması

Günümüz dünyasında birçok şey gibi bazı tarihsel günler de zamanla LinkedInleşiyor. Yani keskin tarafları törpüleniyor, rahatsız edici sorular geri plana çekiliyor ve herkesin rahatlıkla alkışlayabileceği zararsız bir anlatıya dönüşüyor.

Elbette mesele yalnızca çalışma hayatıyla sınırlı değil. Kadınların eşitlik mücadelesi kamusal alanda, siyasette, ev içinde ve gündelik hayatın sayısız görünmeyen köşesinde sürüyor. Ancak emek meselesi bu eşitsizliğin en somut ve ölçülebilir alanlarından biri olduğu için, çoğu zaman en çıplak haliyle burada karşımıza çıkıyor.

Turizm sektörü bu dönüşümün en görünür olduğu alanlardan biri. Bu sektörde uzun yıllardır çalışan biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Bir otelin kusursuz görünen düzeninin arkasında çoğu zaman devasa bir görünmeyen emek vardır. Ve bu emeğin önemli bir kısmı kadınların omuzlarındadır.

Tertemiz hazırlanmış bir odada, kusursuz görünen bir kahvaltı salonunda ya da pürüzsüz işleyen bir operasyonun arkasında çoğu zaman görünmeyen bir emek bulunur. Sektörü biraz yakından tanıyan herkes bunu bilir.

Bu yüzden 8 Mart’ta karşımıza çıkan o pürüzsüz kurumsal görselleri okurken insanın aklına ister istemez başka bir soru geliyor: Bu sektör kadınları sadece reklam panolarında, sosyal medya mesajlarında mı güçlendiriyor, yoksa 407 numaralı odanın nevresimini değiştiren çalışanın ücretini, çalışma koşullarını ve haklarını da aynı ciddiyetle tartışabiliyor mu?

Otelcilikte “sürdürülebilirlik” kelimesini çok severiz. Ancak bu kavram genellikle çevreyle, kaynaklarla sınırlı tutulur; emeğin sürdürülebilirliği ise pek konuşulmaz. Bir kat görevlisinin bel fıtığı olmadan emekli olup olamayacağı nadiren kurumsal raporların konusu olur.

Kurumsal dilin en büyük hünerlerinden biri de burada ortaya çıkar: Gerçek sorunları “katkı” gibi nötr kelimelerin arkasına gizlemek. Oysa kadın emeği bir “katkı” değil, operasyonun ana çarklarından biridir.

Tarih bize tuhaf bir şeyi de gösteriyor: Gerçek mücadeleler, zamanla yalnızca unutturulmaya çalışılmıyor, bazen o mücadelelerin hedefi olan sistem tarafından, içi boşaltılmış ve pazarlanabilir hikâyeler olarak yeniden anlatılıyor.

8 Mart’ın bugün yaşadığı dönüşüm biraz bunu anımsatıyor.

Ama hikâye burada bitmiyor.

Çünkü hak ve eşitlik talepleri çoğu zaman önce rahatsız edici bulunmuştur. Tartışılır, küçümsenir, hatta imkânsız sayılır. Bugün bize doğal görünen birçok hak, bir zamanlar tam da böyle görülüyordu.

Belki de 8 Mart’ın asıl değeri tam burada yatıyor. Bize kurumsal kutlamaların konforunu değil, gerçekliğin rahatsızlığını hatırlatmasında.

Daha adil bir dünya fikri pürüzsüz LinkedIn paylaşımlarıyla değil, küçük itirazlarla, görünmeyen emeğin hakkını teslim etmekle ve inatçı bir dürüstlükle başlar.

Bu yüzden 8 Mart’ın LinkedInleşmesi trajikomik görünse de günün kendisi hâlâ aynı soruyu sormaya devam ediyor:

Kutlama mı istiyoruz, yoksa eşitlik ve adalet mi?

Bu soruyu sormayı bırakmadığımız sürece hikâye henüz bitmiş sayılmaz.

Telegram Turizm Ekonomi