Turizm

Melanie Törün yazdı: Türk turizminde güven bunalımı ve fiyat çıkmazı

Almanya'da seyahat acenteciliği yapan ve Türkiye pazarını yakından takip eden Melanie Törün, Türk turizminin nasıl kurtulacağını yazdı.

Abone Ol

Alman turizmci Melanie Törün, Türk turizm sektörünün yaşadığı fiyat, talep ve güven handikaplarını kaleme aldı. Türkiye turizminin 2027 yılında yola bu şekilde devam edemeyeceğini kaydeden Törün, maliyetleri düşürmek ve yeniden güvenmek kazanmak için yapılması gerekenleri sıraladı.

İşte Melanie Törün’ün Turizm Ekonomi için kaleme aldığı “Türk turizmi 2027’de aynı şekilde devam edemez” başlıklı o yazısı

“2026 yaz sezonu değerlendirilirken Türk turizmi gündeminde çoğunlukla jeopolitik gelişmeler, savaşlar, enflasyon ve artan maliyetler konuşuluyor. Elbette bütün bunların etkisi var. Ancak belki de artık daha rahatsız edici bir gerçekle yüzleşmemiz gerekiyor: Türk turizminin en büyük sorunu artık yalnızca talep değil. Fiyat. Daha doğrusu, fiyat ile müşterinin algıladığı değer arasındaki ilişki.

Kaynak pazarlarda maliyetler artıyor

Türkiye, birçok Avrupalı tatilci için artık eskisi kadar uygun fiyatlı bir destinasyon değil. Aynı zamanda Türkiye’nin en önemli kaynak pazarlarında da yaşam maliyetleri ciddi şekilde arttı. Özellikle onlarca yıldır başta Antalya olmak üzere Türk Rivierası’nın otellerini dolduran Alman orta sınıfı bugün gerçek bir ikilemle karşı karşıya.

Türk otellerinin maliyetlerinin ciddi şekilde arttığı bir gerçek. Personel, gıda, enerji, lojistik, bakım, finansman ve işletmenin neredeyse her kalemi pahalandı. Otellerin bu maliyetleri görmezden gelmesi elbette mümkün değil. Ancak otelin maliyetlerinin yüzde 20 veya 30 artması, Alman bir ailenin tatil bütçesinin de otomatik olarak yüzde 20 veya 30 arttığı anlamına gelmiyor. Tam tersine; Almanya’da da kira, gıda, enerji, sigorta, ulaşım ve günlük yaşamın diğer bütün kalemleri pahalandı. Dolayısıyla insanların tatil için ayırabileceği para aynı oranda artmıyor.

Avrupa'nın büyük orta sınıfı için Türkiye artık pahalı

İşte burada iki farklı gerçeklik karşı karşıya geliyor: Otelci daha yüksek fiyat talep etmek zorunda, ancak müşteri bu fiyatı artık karşılayamayabilir. Her iki tarafın da kendince haklı gerekçeleri var. Fakat sonunda kararı piyasa veriyor.

Lüks müşteri 7.000, 8.000, hatta 10.000 euro ve üzerindeki bir aile tatilini hâlâ karşılayabilir. En düşük fiyat segmentindeki müşteri de kendisine uygun bir çözüm bulacaktır. Ancak bu iki grubun arasında Avrupa’nın büyük orta sınıfı bulunuyor. Bu kitle hâlâ güzel bir otel, iyi bir plaj, kaliteli yiyecek ve içecek, havuz, çocuk programı, temiz bir oda ve mümkün olduğunca sorunsuz bir tatil istiyor. Özellikle Türk Rivierası için hayati önem taşıyan bu kitlenin sınırsız bir bütçesi yok.

Diğer destinasyonlardaki all inclusive konseptleri

Müşteri bugün her zamankinden daha fazla seçeneğe sahip. Yunanistan, İspanya, Mısır, Tunus, Kıbrıs veya Portekiz ile karşılaştırma yapabiliyor. Üstelik bu destinasyonlarda All Inclusive kapsamında Türkiye’ye göre çok daha az hizmet sunulmasına rağmen, benzer fiyat seviyelerinde otellerin dolu olması dikkat çekici. Aileler açısından uzak destinasyonlar da artık daha fazla alternatif oluşturuyor. Üstelik müşterinin ülke değiştirmesi bile gerekmiyor. Daha az gece konaklayabilir, daha düşük kategoride bir otel seçebilir, daha geç rezervasyon yapabilir, son dakika fırsatlarını bekleyebilir veya tatilini tamamen erteleyebilir. Çünkü tatil, tüketicinin ekonomik durumuna göre en kolay erteleyebildiği harcamalardan biri.

Türkiye daha ucuz olmak zorunda değil ama yeniden ulaşılabilir olmak zorunda

Türkiye’nin artık “daha ucuz” olması gerekmiyor. Türkiye yeniden ulaşılabilir ve ödenebilir olmalı. Bu ikisi arasında önemli bir fark var. Türkiye kendi maliyetlerini dikkate almak zorunda. Ancak aynı zamanda Avrupalı müşterinin gerçekte ne kadar ödeyebileceğini ve ne kadar ödemek istediğini de dikkate almak zorunda. Çünkü fiyat yalnızca otelin maliyet tablosundan oluşmaz. Fiyat; maliyet, kalite, satın alma gücü, rekabet ve müşterinin algıladığı değer arasındaki ilişkinin sonucudur. Bu denge bozulduğunda, dünyanın en güzel oteli bile tek başına yeterli olmaz.

Daha az ama daha kaliteli

Turizmin duayeni Kadir Uğur, son açıklamasında önemli bir noktaya dikkat çekti: Açık büfelerin küçültülmesi, buna karşılık kalitenin yükseltilmesi ve alkolün klasik All Inclusive konseptinden çıkarılması gerektiğini ifade etti.

Ben bu düşünceyi bir adım daha ileri götürmek gerektiğine inanıyorum. Türkiye, All Inclusive paketinin içerisine sürekli daha fazla hizmet koymaya çalışmak yerine ürünü daha akıllı, daha sürdürülebilir ve daha ekonomik hale getirmeli. Çünkü All Inclusive artık otomatik olarak “her şey, her zaman ve sınırsız” anlamına gelmek zorunda değil. Yunanistan, İspanya ve diğer rakip destinasyonlarda Türkiye’ye kıyasla çok daha az hizmet içeren All Inclusive konseptlerinin müşteriler tarafından son derece olumlu karşılandığını ve otellerin buna rağmen dolu olduğunu görüyoruz. Üstelik bu destinasyonlarda otellerin maliyetlerinin Türkiye’ye kıyasla daha düşük olduğu durumlarda, daha sınırlı hizmet sunmalarına rağmen yüksek kârlılık elde edebilmeleri de ayrıca sorgulanması gereken bir konu.

Bütün bunların bir maliyeti var

Bir otelin aynı anda neden 50-60 çeşit yemek sunması gerekiyor? Neden 30-40 çeşit tatlı olmalı? Neden öğle saatlerinden akşamüstüne kadar kesintisiz snack servisi yapılmalı? Neden içecekler 24 saat ücretsiz olmalı? Neden haftanın yedi günü büyük gösteriler düzenlenmeli? Neden minibar tamamen doldurulmalı? Neden aynı anda üç veya dört farklı öğle yemeği restoranı açık tutulmalı? Bütün bunların bir maliyeti var. Ve sonuçta bu maliyeti müşteri ödüyor. Ama her müşteri bu hizmetlerin tamamını kullanmıyor. Artık bir değişimin gerçekleşmesi gerekiyor.

Çözüm: Smart all inclusive

Amaç daha az kalite değil, daha az israf. Daha küçük açık büfeler olabilir. Daha az çeşit, ancak daha kaliteli ürünler ve daha taze hazırlanmış yemekler sunulabilir. Daha küçük tabaklarla aşırı tüketim ve gıda israfı azaltılabilir. Saatlerce açık büfede bekleyen büyük miktarlardaki yiyecekler yerine daha fazla Live Cooking uygulanabilir. 40 çeşit pasta ve tatlı yerine 8-10 gerçekten kaliteli tatlı sunulabilir. Snack hizmetleri örneğin 12.00-15.00 saatleriyle sınırlandırılabilir. Böylece mutfağın öğleden sonra saatlerine kadar kesintisiz üretim yapması gerekmez. Öğle yemeği de yeniden düşünülmelidir. Aynı anda üç veya dört restoranı açık tutmak gerçekten gerekli mi? Bunun yerine tek ve kaliteli bir öğle yemeği restoranı yeterli olabilir. Hatta Yunanistan’daki birçok otelde olduğu gibi daha fazla à la carte modeline geçilebilir: Bir başlangıç, bir ana yemek ve bir tatlı. Daha az seçenek, daha düşük kalite anlamına gelmek zorunda değildir. Tam tersine; daha iyi ürün, daha taze hazırlama ve daha az gıda israfı anlamına gelebilir.

Alkol konusu yeniden düşünülebilir

Alkol konusunda da sektörün yeniden düşünmesi gerekiyor. Su, alkolsüz içecekler, kahve ve çay All Inclusive kapsamında kalabilir. Alkollü içecekler ise ayrıca ücretlendirilebilir. Bunun günlük veya haftalık paket şeklinde uygulanması da mümkün. Hatta oda kartı ya da All Inclusive bilekliği üzerindeki barkod sistemiyle tüketim kolayca takip edilebilir. Bu bir geriye gidiş değil; ürünün daha dürüst ve daha şeffaf şekilde fiyatlandırılmasıdır.

Yarım pansiyon plus seçeneği

Halbpension Plus (Yarım Pansiyon Plus) modeli de yeniden düşünülmelidir. Kahvaltı ve akşam yemeğine su, alkolsüz içecekler, kahve ve çay dahil edilebilir. Böylece müşteri klasik All Inclusive’e göre daha düşük bir fiyat öderken yine kaliteli bir tatil ürünü satın alabilir. Öğle yemeğinde ise özgürdür. Bir geziye çıkabilir, yerel bir restoranda yemek yiyebilir, sahilde bir şeyler tüketebilir veya hiçbir şey tüketmeyebilir. Bu model destinasyon açısından da olumlu olabilir. Çünkü harcamanın bir bölümü yeniden otelin dışına çıkar ve bölgedeki restoranlara, kafelere ve diğer işletmelere aktarılır.

Housekeeping modeli değişebilir

İçeceklerin 24 saat ücretsiz olması da sorgulanabilir. Belki 10.00-23.00 arası yeterlidir. Minibar da sadeleştirilebilir: Su dahil, diğer ürünler tüketim veya talebe göre ücretli. Housekeeping konusunda da yeni modeller düşünülebilir. Her gün tam oda temizliği yerine iki günde bir temizlik birçok misafir için yeterli olabilir. Günlük temizlik isteyen misafir ise bu hizmeti ayrıca talep edebilir. Akşam programları da aynı şekilde yeniden ele alınmalıdır. Her gün büyük ve pahalı şovlar düzenlemek yerine haftada iki kaliteli gösteri, canlı müzik, küçük etkinlikler veya bölgesel kültürel programlar tercih edilebilir. Daha az program, daha fazla kalite anlamına gelebilir.

Aynı şekilde Family ve Adults Only konseptlerinin daha net ayrıştırılması gerekiyor. İki çocukla Aquapark ve animasyon arayan bir ailenin ihtiyaçları, sessizlik ve dinlenme isteyen bir çiftin ihtiyaçlarıyla aynı değil. O halde neden aynı ürünün maliyetini paylaşmak zorundalar? Aile otelleri Aquapark, çocuk kulübü, animasyon, aile odaları ve çocuk aktivitelerine yoğunlaşabilir. Adults Only tesisleri ise sessizlik, wellness, gastronomi ve kaliteli akşam programlarına odaklanabilir. Bu yalnızca bir pazarlama meselesi değildir; aynı zamanda ürün ve maliyet optimizasyonudur.

2027’de aynı döngüyü tekrar etmek en büyük hata olur

Eğer fiyatlar 2027’de yükselmeye devam eder ve müşteri bu fiyatları kabul etmezse, bu yaz yaşanan döngünün tekrarını görebiliriz: Yüksek fiyatlar, zayıflayan erken rezervasyonlar, müşterinin beklemesi, son dakika satışları, fiyatların düşürülmesi ve ardından erken rezervasyon yapan müşterinin kendisini cezalandırılmış hissetmesi. Ve böylece müşteri önemli bir şey öğrenir: “Neden erken rezervasyon yapayım? Beklersem daha ucuza bulabilirim.” İşte bu, sektörün kendisine verebileceği en büyük zararlardan biridir. Çünkü sektörün aslında en çok ihtiyaç duyduğu şey planlama güvenliğidir.

Müşteri erken rezervasyonla gerçekten iyi bir fiyat aldığını hissetmeli

Müşteri rezervasyon yaptıktan sonra şunu hissetmelidir: “İyi ki şimdi rezervasyon yaptım.” Şunu değil: “Umarım daha sonra fiyat düşmez.” Bunun için yapay şekilde yükseltilmiş fiyatlar üzerinden dev indirimler göstermek yerine gerçek ve dürüst fiyatlara ihtiyacımız var. Gerçek erken rezervasyon avantajlarına, fiyat istikrarına, net ürün kalitesine, şeffaf ek hizmetlere ve her şeyden önemlisi güvene ihtiyacımız var. Müşteri erken rezervasyon yaptığında gerçekten iyi bir fiyat aldığından emin olmalı.

O zaman herkes kazanır

Çünkü o zaman herkes kazanır. Müşteri iyi fiyatı yakalar ve tatilini huzur içinde planlar. Otel erken rezervasyonları görür ve personelini, gıda alımlarını ve kapasitesini daha sağlıklı planlar. Tur operatörü uçak kapasitesini ve otel kontenjanlarını daha doğru hesaplayabilir. Seyahat acentesi haftalarca fiyat takip etmek ve müşterisine “Bugün mü, yarın mı rezervasyon yapalım?” demek yerine yeniden danışmanlık yapabilir. Destinasyon ise daha istikrarlı ve öngörülebilir bir talep elde eder.

Türk turizm sektörü 2027 için artık sadece “Kaç turist gelecek?” sorusunu sormamalı. Asıl soru şu olmalı: “En önemli hedef kitlemiz hangi fiyatı hâlâ ödeyebilir ve bu fiyat karşılığında ne kadar değer sunuyoruz?”

Çünkü ağustos ayında otelin dolu olması tek başına sağlıklı bir turizm pazarı anlamına gelmez. Sağlıklı bir turizm pazarı; misafirin, otelin, tur operatörünün ve seyahat acentesinin birlikte planlama yapabildiği pazardır. Ve bu nedenle yeniden çok basit bir noktaya dönmemiz gerekiyor: Müşteri fiyatı görmeli ve şöyle demeli: “Bu iyi bir fiyat. Hemen rezervasyon yapalım.” Bu anı yeniden yaratabilirsek herkes kazanır. Müşteri, adil bulduğu bir fiyatla tatilini satın alır. Otel planlama güvenliği kazanır. Tur operatörü kapasitesini daha sağlıklı hesaplar. Seyahat acentesi yeniden satış yapar; sürekli fiyat değişimlerini takip etmek zorunda kalmaz. Ve Türkiye, doluluk oranındaki bir puanlık artıştan belki de daha önemli bir şeyi yeniden kazanır: GÜVEN.

{ "vars": { "account": "G-G5X01GEY79" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }