Ne çok büyük ve kalabalık ne de küçük ve hareketsiz bir kent olan St. Petersburg, kendine benzeyen ya da kendine benzemeye çalıştığı kentlerden farklı, gezilip görülmesi gereken bir kent. Bir ülke ya da kenti ziyaret etmenin, ziyaret etme ihtiyacı duymanın kişiden kişiye değişebilen çok farklı nedenleri olabilir. Bu nedenlerden bazılarını 24 Kasım 2025 tarihinde yayımlanan “Yeni Yılda Rota; St. Petersburg” yazımızda anlatmaya çalışmıştık.
Kurucusundan günümüz yöneticilerine, rehberinden sakinlerine kadar hemen herkes Petersburg’un bir Rus kenti olmaktan çok bir Avrupa kenti karakteri sergilediğini, bir başka ifadeyle bir kopya kent olarak kabul edilebileceğini dile getirmiş, getiriyorlar. Öyle ki İngiltere’nin Shakespeare’i, Fransa’nın Molière’i olarak kabul edilen Rusya'nın en büyük şairi Aleksandr Puşkin bile;
“Doğa alnımıza kazımış,
Buradan Avrupa’ya bir pencere açmayı” dizelerini kaleme alabilmiş.
Bana göre Petersburg içine girip sokaklarında dolaşmaya başladığınızda bu tanımlara uymayan bir kente dönüşüveriyor. On iki yıl önce, ilk ziyaretimde Petersburg’un doğu/batı, Avrupa/Asya, kuzey/güney karışımı melez özelliği, özgün büyüsü dikkatimi çekmişti. Gezenler hatırlayacaktır; Paris, Viyana, Prag, Budapeşte gibi ünlü Avrupa kentleri de genelde mimari dokularından kültürel ve sosyal davranışlarına uzanan bir kesitte birbirine benzemiyor mu? Benzerlikleri kadar farklılıkları da yok mu? Petersburg her ne kadar dış görünüş olarak Avrupai bir kent izlenimi yaratsa da içine girildiğinde Rus karakteri ortaya çıkan melez bir kent.
Gelin şimdi turizm sayfalarında kolayca keşfedebileceğiniz değerlerini bir yana bırakıp, gözünüzden kaçabilecek ayrıntılarıyla Petersburg’u Petersburg yapan farklılıklarına bir göz atalım.
Petersburg, deyim yerindeyse sıfırdan, bir bütün olarak planlanarak inşa edilmiş orta yaşlı bir kent. Üstelik bu plan ranta değil, kentin cadde ve sokaklarından binalarına, parklarından kanallarına, sakinlerinden ziyaretçilerine; yani kenti sarıp sarmalayan atmosferine, yaşam kalitesine yansıtılıp sindirilebilmiş. Bu, Petersburg’a benzeri Avrupa kentlerinde hissedilemeyecek, hissedilmesi mümkün olmayan bir atmosfer, bir ruh armağan ediyor. İşte bu nedenle Petersburg sadece insanların değil; cadde ve sokakların, parkların, binaların, trafiğin, karın, güneşin vb. de ortak yaşam mutluluğundan payını alabildiği melez bir kent.
Rus edebiyatının kaderini değiştiren hikâyeleri bir araya getiren Petersburg Öyküleri kitabının yazarı Gogol, “Petersburg’un hiçbir sakini Nevski Caddesi’ni dünyaya değişmez” cümlesini kurarken Petersburg’un bu büyüsüne gönderme yapıyor. Tıpkı ulusal şairimiz Yahya Kemal’in İstanbul için “Sadece bir semtini sevmek bile bir ömre değer” dizesiyle dile getirmeye çalıştığı gibi. İstanbul’un İstiklal Caddesi eşdeğeri Nevski, bir bulvar olmanın çok ötesinde; Rus edebiyatının Raskolnikov, Akakiy Akakiyeviç, Binbaşı Kovalev, Memur Pirogov gibi karakterlerinin ayak izleri, replikleriyle dolu bir kütüphane, bir arşiv; kulağınıza Çaykovski, Rimski-Korsakov, Borodin ezgilerinin üflendiği bir sahnedir. Petersburg bunun için görülmeye, yaşanmaya değer…
Petersburg, özel coğrafyası nedeniyle nüfusu milyondan fazla olan dünyanın en kuzey (59 derece 57’) kenti olarak, geleneksel turizm destinasyonlarından çok farklı yazı ve kışı olan bir kent. Güneşin neredeyse batmadığı, gecenin bir alacakaranlık olarak yaşandığı onca yer arasından “Beyaz Geceler”in bu kentle özdeşleşmesi de bu melez karakterinin bir armağanı olmalı. Haziran–Ağustos arasında yaşanan ve gün uzunluğunun 19 saati bulduğu, 21 Haziran günü zirveye ulaşan “Petersburg Gecesi Olmayan Yaz Günleri Festivali” ya da kısaca “Beyaz Geceler Festivali”, Petersburg’u ziyaret etmek için en uygun zaman dilimlerinden biri. Beyaz Geceler, aslında denizin mavisi yerine gecenin beyazında yüzülen sıra dışı bir gökyüzü olayının, toplumsal sanat, kültür ve spor şölenine dönüştürülmesi, yaşanmasıdır.
Kökleri çok daha eskilere gitse de resmî olarak 1993 yılında kutlanmaya başlanan Beyaz Geceler Festivali, Saray Meydanı’nda binlerce kişinin katılımıyla gerçekleştirilen klasik ve rock müzik gösterileriyle başlar; katılımcıların dans ve şarkılarıyla dalga dalga kentin tüm cadde, park ve meydanlarına dağılarak haftalarca devam eder. Etkinlikler arasında; büyüğünden küçüğüne her müzenin bir geceliğine kapılarını akşam altıdan sabah altıya kadar konserler, gösteriler, tarihî olayların canlandırılması gibi çeşitli etkinliklere açık tuttuğu Müzeler Gecesi; gece yarısı klasik müzik ve havai fişek patlamaları eşliğinde al yelkenlilerin (Scarlet Sails) Neva Nehri’nden süzülerek Baltık Denizi’ne doğru Saray Köprüsü’nü yararak geçmesi; Mariinskiy Tiyatrosu’nun Beyaz Geceler’e özel opera ve bale programları; yerli ve yabancı grupları bir araya getiren Beyaz Geceler Caz Festivali; Uluslararası Beyaz Geceler Maratonu ve Petersburg’a 30 km uzaklıktaki, Rusya’nın Versay’ı olarak bilinen Peterhof Kış Sarayı Şelalesi’nin açılışı sayılabilir. Bunların hepsine tanıklık edebilmek, keyfini çıkarabilmek için Petersburg Hotel Europe konaklamanızı 30 gün olarak düşünmelisiniz. Ama yine de Beyaz Geceler’den bağımsız olarak Petersburg’un yılın tüm gecelerinde dünyanın en iyi aydınlatılmış kentlerinden biri olduğunu bilmenizde fayda var.
Bir dipnot olarak; çoğumuzun en azından bir eserini okuduğu, yaşamının 30 yılını bu kentte geçirmiş ve bu kentte hayata veda etmiş ünlü Rus yazar Dostoyevski’nin “Beyaz Geceler” adını verdiği romanını bu kentte yazmış olduğunu da ekleyelim. Meraklıları, bir müzeye dönüştürülmüş evini de ziyaret edebilirler.
Tesadüfe bakar mısınız! Tamı tamına 189 yıl önce, 27 Ocak 1837 günü, aşağı yukarı bu yazıyı okuduğunuz günlerde yani, soğuk ve karlı bir akşamüstü St. Petersburg’da bir düello yaşanmıştı. Dostoyevski’yi derinden etkilemiş Rusya'nın en büyük şairi Aleksandr Puşkin ile Fransız muhafız subayı d’Anthès arasında… Nedeni aşk, kuşku, kıskançlık. Puşkin, Petersburg İmparatorluk Sarayı’nın en güzel kadınlarından biri olarak kabul edilen eşi Natalya ile ilişki içinde olduğundan kuşkulandığı D’Anthès’a meydan okur ve yasal olmamasına karşın düelloya davet eder. Kurala göre sırt sırta duran düellocular, ters yönde onar adım attıktan sonra dönüp birbirlerine ateş edeceklerdir. Rivayet odur ki D’Anthès erken döner, tabancasının tetiğine basar ve Puşkin’i vurur. Bir şiirine “Aşkın acısıdır değerli olan benim için, / Öleyim ne çıkar, severken öleyim ama.” dizelerini düşmüş olan Puşkin, ağır yaralı olarak evine götürülür ve iki gün sonra, 29 Ocak 1837 günü acılar içinde hayata gözlerini yumar. Bu olaydan tam 44 yıl sonra Beyaz Geceler romanının yazarı Dostoyevski, 28 Ocak 1881 günü, Puşkin’in düellosu ve son nefesini verdiği günler arasındaki günde, yine Petersburg’da hayata gözlerini yummuştur.
St. Petersburg'un en şık ve popüler caddesi olan Nevski Caddesi üzerinde, şehrin en etkileyici mimari yapılarından biri olan Kazan Katedrali'nin tam karşısında cam kubbeli görkemli bir bina dikkatinizi çekecektir (çekmemiş olsa da üzülmeyin, Petersburg’da ilgi çekici ve hikâyesi olan pek çok bina var). Singer (annemizin dikiş makinesi) Binası ya da Evi… Bu binanın Petersburg’un mimari kültürüyle yakından ilgili bir hikâyesi de var. Isıtma, havalandırma, kanalizasyon, su temini, çatıdaki buzu eritme gibi zamanının en gelişmiş mimari ve mühendislik teknikleriyle donatılmış bu bina, başta New York’taki şirket merkezine benzer bir gökdelen olarak tasarlanmış. Petersburg yapı yönetmeliği, Kış Sarayı’ndan (Ermitaj Müzesi) daha yüksek (23,5 m) yapılara izin vermediğinden plan değiştirilerek çevresiyle uyumlu bugünkü bina ortaya çıkmak zorunda kalmış. Petersburg’un ilk ofis merkezi olarak adlandırılan binanın çevresindeki Kanlı Kurtarıcı Kilisesi, Kazan Katedrali gibi görkemli anıtsal yapıları gölgede bırakmamasına da özel bir özen gösterilmiş olduğunu kayda geçirelim. Petersburg’un özgün büyüsü biraz da bu anlayışla ilgili.
Rus Devrimi sırasında kısa bir süre ABD Elçiliği olarak da kullanıldıktan sonra matbaa olarak kullanılmış. Bugün kitapçı ve kafe olarak hizmet vermeye devam eden Singer Kafe’de, Vatikan’daki St. Peter Bazilikası’na benzetilen Kazan Katedrali’nin muhteşem görüntüsüne karşı bir kahve molası verebilirsiniz.
İki küçük heykel; biri Brüksel’de 61 cm boyundaki “İşeyen Çocuk” (Manneken Pis), diğeri Kopenhag’da 1,25 m boyundaki “Küçük Deniz Kızı” heykeli. Görmediyseniz de mutlaka duymuşsunuzdur. Bunların belki de en küçüğü ama en az bilineni Petersburg’da; 11 cm boyundaki, Chizhik-Pyzhik adıyla bilinen ve özgün bir şarkısı da olan bronz bir iskete kuşu heykeli.
Kendisi yaklaşık 30’lu yaşlarında (1994) olsa da hikâyesi yaklaşık 19. yüzyılın ortalarında İmparatorluk Hukuk Fakültesi’nin kuruluş günlerine dek uzanıyor. Petersburg kanallarından birinin (Fontanka) yakınlarında bulunan bu fakülte öğrencilerinin, iskete kuşu tüylerinin renklerini anımsatan sarı düğme delikleri ve manşetleri olan yeşil üniformalar giyiyor olmaları, onlara Chizhik-Pyzhik takma adının verilmesine neden olmuş. Şık üniformalı öğrenciler sık sık yakındaki bir kafeye, meyhane de olabilir, gidip votka içmeyi alışkanlık hâline getirmişler. Bilinmez, belki de var olan alışkanlıklarını o kafede sürdürüyorlar olabilirler. Bu efsane, “Chizhik-Pyzhik, neredeydin sevgili dostum? / Fontanka’da votka içiyordun, / Bir kadeh içtim, iki kadeh içtim / Başım dönüyor!” sözleriyle başlayan ve oldukça popüler olan Chizhik-Pyzhik halk şarkısına da ilham vermiş.
Bulmanız, hatta görebilmeniz biraz zor olsa da bu küçük heykeli bulun ve bir geleneği yerine getirip, üzerinde tünediği kendisi kadar küçük platforma birkaç bozuk para atarak şansınızı deneyin. Eğer attığınız para kanala düşmez, platform üzerinde kalırsa dileğiniz gerçekleşecektir. Ama bugün ama bir gün… Olur da paranızı tam kuşun başı üzerine konuşlandırabilirseniz, bu kesinlikle Beyaz Geceler’in başından sonuna, yaklaşık üç ay, Petersburg’da eşiniz ve çocuklarınızla birlikte, 150 yıllık geçmişi olan ikonik bir otelde krallar ve kraliçeler gibi ağırlanacağınız anlamına gelir. Uçuş biletleriniz Türk Hava Yolları’ndan.
Petersburg’da görülecek, görülmesi gereken daha onlarca yapı, belki yüzlerce hikâye var. İsteyenler, merak edenler bunlara kolaylıkla ulaşabilirler; ulaşmalıdırlar da. Bu yazımızı bir iki noktaya daha kısaca değinerek noktalayalım…
Petersburg, Türkiye dışında Avrupa’nın en büyük camisine ev sahipliği yapıyor: Petersburg ya da Tatar Camii. Yüz yaşını geride bırakmış bu caminin minareleri 49 m boyunda, kubbesi 39 m yükseklikte ve 5.000 kişinin aynı anda ibadet edebileceği büyüklükte. Semerkant’taki Timur’un türbesi Gür-i Emir’e benzetilen cami, 1940–1956 yılları arasında hizmet dışı kalarak sebze deposu olarak kullanılmış olsa da Petersburg’da yaşayan Müslümanlara hizmet vermeye devam etmektedir. Bu kentte 120’nin üzerinde dinsel yapının varlığından söz edilmektedir.
Bu yazı sizde Petersburg konusunda bir merak kıvılcımı yaratmışsa işlevini yerine getirmiş demektir. Gerisi size kalmış. Gitmek isterseniz Türk Hava Yolları size inanılmaz fırsatlar sunuyor. Kalmak isterseniz bir ucu kentin efsane bulvarı Nevski’ye, diğer ucu Puşkin Heykeli’nin süslediği Sanat Meydanı’na (Art Square) dokunan Grand Europa Hotel hizmetinize amade.
Durun bir dakika! Bu yazı, Grand Europa Hotel’in hemen arka sokağında bronzdan bir heykeli olan Rusların Sülün Osman’ı Ostap Bender’den bahsetmeden bitirilemez. Rus edebiyatının unutulmayacak karakterlerinden biri olan Ostap Bender, Rus yazarlar İlya İlf ve Yevgeni Petrov’un “On İki Sandalye” ve “Altın Buzağı” romanlarının Türk asıllı üçkâğıtçı, dolandırıcı bir kurgusal kahramanıdır. Atıf Yılmaz’ın yönetip Orhan Günşiray’ın başrol oynadığı, 1960 yapımı “Dolandırıcılar Kralı” filmini hatırlatan bir kişilik Ostap.
Eğer burnunuzu Ostap’ın vücuduna sürerseniz işinizde başarılı olacağınıza dair bir söylenti var. Ancak ziyaretçilerin çoğu, belki de Ostap’ı kandırmak amacıyla, burunlarını onun vücuduna sürmek yerine onun burnunu okşamış olmalılar. Burnunun parlaklığı bu hilenin en belirgin kanıtı.
Bir diğer başarı hikâyesi de on iki sandalyeden birini temsil eden sandalyeye oturup Ostap’tan yardımcı olmasını istemekmiş. Sandalyenin oturma yerinin parlaklığına bakınca insan ister istemez çok sayıda kişinin bunu denemiş olduğunu düşünüyor.
Yazarın tavsiyesi; önce Chizhik-Pyzhik’te şansınızı deneyin. Sonuç ne olursa olsun gelin Ostap’ın sandalyesine oturun, dileğinizi kulağına fısıldayın, yeter. Gerisini Türk Hava Yolları ve Grand Europa Hotel’e bırakın…
Geceniz beyaz olsun…